MENÜ
İzmir 22°
Son Kale İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
TOPRAĞIN ÇOCUKLARI!
Tülay Şahin Şencan
YAZARLAR
16 Nisan 2021 Cuma

TOPRAĞIN ÇOCUKLARI!

Savaştan yeni çıkmış Cumhuriyet, ayağa kalkmak için kolları sıvar. Sıra eğitimde, yapılacak devrimlerdedir. 3 Mart 1924 Öğretim Birliği Yasası, 1 Kasım 1928 Harf Devrimi derken üçüncü aşama köy enstitülerinin kurulmasıdır.

Bu son aşama, Kuvâ-yi Milliye’ den sonra en büyük ikinci sivil örgütlenmedir. Amaç, ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik hayatında söz sahibi olan, bilime inanan, aydın, eğitimli, güçlü vatandaşlar yetiştirmektir. Bilgi ve işin iç içe olduğu uygulamalı bu eğitim sistemi sayesinde cehaletle mücadele edilecek, köy ağalarının, aşiret ve tarikatların himayesinden koparılan köylü, kendi topraklarında aydınlık yarınlarını kurmak için çalışacak, dolayısıyla göç engellenecek, demografik yapı korunacak ve geri kalmış bölgeler kalkınacaktır.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü ise İsmail Hakkı Tonguç’tur. Tonguç’un kaleminden çıkan yasa tasarısı ,17 Nisan 1940 yılında mecliste ciddi tartışmalar sonrası yasalaşır. Tonguç, köy enstitülerinin kurulması ve hayata geçirilmesi sürecinde tüm enerjisi ve heyecanıyla çalışır, sayısı yirmi biri bulan enstitüleri tek tek gezer. Cumartesi günleri tüm enstitülerde okunmasını istediği bir genelge yayımlar.

Her cumartesi yayımlanan genelgenin içeriği şöyledir: “Hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye el kaldıramaz. Kötü söz söyleyemez. Eğer yaparsa, öğrencinin de aynı şekilde mukabele etme hakkıdır.”

Köy enstitülerinde cumartesi günleri tartışma günleridir, o gün ders yapılmaz, öğrenciler merak ettikleri ya da haksızlık olduğunu düşündükleri konularla ilgili sorular sorar, ilgilisinden cevap isterler. Öğrenciler kendi binalarını yapar, ekmeklerini pişirir, sebze meyvelerini yetiştirir, modern tarımı ve makine kullanmayı öğrenir, toprağı ekip biçer, hayvancılık yapar, kısacası kendi kendine
yetebilmeyi ve üretmeyi öğrenirler.

Bağlama, mandolin, keman ve piyano çalmayı, hem Anadolu türkülerini, hem klasik batı müziğini öğrenirler. Anadolu’da binlerce yıl sonra ilk amfi tiyatroları kurar, Shakespeare’den, Moliere’den
oyunlar sahneler, konserler verir, şiirler okurlar. Her öğrenci yıl içinde dünya klasiklerinden yirmi beş kitap okumak zorundadır. Tek bir amaçları vardır. Eğitimleri bitip köylerine döndüklerinde
aydınlık yarınlarını doğdukları topraklarında kurabilmek. İşte bu hayalle, hurafeleri silebilmek için nice halk çocuğu aydınlık geleceğe kanatlanır.

Ancak bu topraklarda güzel şeyler uzun sürmez, iyiye karşı duran karanlık süvariler hep olur. Bu kez de enstitüleri kapatmak, bir milletin aydınlık yarınlarını yok etmek için örgütlenir kötülük. Her
zamanki yöntemleri olan asılsız karalamalar ile enstitüleri itibarsızlaştırıp bağımsız ve üretken yapısını kırarlar. Bu, Atatürk Devrimleri karşıtlarınca yapılan bir karşı devrim hareketidir ve başarılı da olur. Enstitüler bin dokuz yüz elli dört yılında kapatılır.

Sonrası dersek, sonrası işte böyle karanlık. Şimdi gelin size köy enstitülerini hatırlamanın, konuşmanın, filmini çekmenin bir memleket meselesi olduğunu düşünen sinema emekçisi bir grubun emeği olan, benim de iki defa izlediğim, 9. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Jüri Özel Ödülü almış, 2012 yapımı bir filmden bahsedeyim: “Toprağın Çocukları”.

Gerçek bir hikâyeden beslenerek, gönüllü bir oyuncu kadrosunun tek bir kuruş para almadan, imece usulü çektiği bütçesiz ilk sinema filmi. Sinemanın bilgi veren yönünü kullanarak dönemin tarihi ve politik portresini perdeye taşıyan filmin amacını yönetmeni Ali Adnan Özgür şöyle açıklıyor:

“Bizim derdimiz tekrar konuşulması. Dünyanın en iyi filmini çekmekle ilgili bir iddiamız yok. Ama biz köy enstitüleriyle ilgili ilk filmi çekiyoruz. Bu konuda konuşulsun istiyoruz. ‘İade-i itibar’ diye bir şey var. Bu adamlara itibarlarını iade edelim.”

Filmin oyuncularından Erkan Can: “Köy enstitüsü filmi çekmek sanat yapmak değildir, memleket meselesidir.” diyor.

Film ekibi, filmin çekiminden önce yine imece usulü ciddi bir hazırlık süreci yaşıyor. Yazılar, romanlar, hikayeler taranıyor, hayatta olan köy enstitüsü mezunlarıyla röportajlar yapılıyor. Eğitim üzerine dünya çapında çok ciddi araştırmaları olan, köy enstitülerinin fikir babası ve kurucusu, efsane eğitim adamı İsmail Hakkı Tonguç’un Manisa Soma’da yaşayan seksen üç yaşındaki oğlu Engin Tonguç ile görüşülüyor. Bu eğitim devrimi ile ilgili onun fikirleri, anıları, yazdıkları derleniyor. Ekip, enstitülerin yerlerini araştırıyor ancak iki tanesinin sağlam olduğunu görüyor. Bunlardan biri İzmir’de NATO arazisi içerisinde, girip fotoğraf bile çekilemiyor, diğeri köy enstitülerinin kalbi olarak bilinen Ankara Elmadağ’daki Hasanoğlan Köy Enstitüsü.

Ekip, filmi Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesi olan altı yüz dönüm arazide, o dönemin öğrencileri tarafından inşa edilen tarihi binalarda çekmeye karar veriyor. Binaları restore ediyor, arazide bulunan otları temizliyor, seksen yıllık okul sıralarını, enstitüye ilk kayıt yaptıran öğrencinin kimlik kartını, defterini buluyorlar. O yıllarda kullanılan sinema film makinalarını, öğrencilerin yaptıkları heykelleri, resimleri, okudukları kitapları gören film ekibinin yaşadığı şaşkınlığı şu cümlelerinden anlıyorsunuz: “Moliere vardı. Bugün dahi bizim pek çok lisemizde, üniversitemizde olmayan pek çok kitabın var oluşuna şahitlik ettik.”

Filmin ilk sahnesi İsmail Hakkı Tonguç’a ait: “Cehaletten daha büyük bir girdap var mı? Daha koyu ve daha karanlık. İnsanın kendini ve dünyayı sevmesi ne kadar önemli. İnsan bunu becerebildiği oranda dünyaya erinç yayıyor.” sözleri ile başlıyor.

Neden mutsuz bir topluma dönüştüğümüzün cevabı işte bu cümlelerde gizli. Kaybettiğimiz onca güzel şeyi düşünerek, içinde bulunduğumuz duruma hayıflanarak izledim bu filmi. Aklımdan Nazım’ın şu dizeleri geçti:

“Sana düşman, bana düşman
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman.”

“Toprağın Çocukları” filmi, hiçbir maddi kaygı duymadan, gerçeği anlatma uğraşı veren, topluma borcunu böyle ödeyen sanatçıların da olduğunu ve iyiliğin de örgütlenebildiğini görmek adına umut verici. Ben de bu yazımı, aydınlık yarınların ümidiyle tanışmış bu topraklar, belki o ümidi hatırlar ve ondan vazgeçmek istemez düşüncesiyle kaleme aldım. Film izleyene, yazım okuyana umut olsun!

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Metin İmer.
 13 Haziran 2021 Pazar 17:59
Köy Enstitüleri yeniden kurulmalı,Arap kültürü dayatan İmam Hatipler yerine yeni nesil üretken, bilimden, sanattan yana toplum oluşturulmalı.
 Aybüke Arslan
 17 Nisan 2021 Cumartesi 05:25
Egitim ve ögretim varsa ayaktayız ama malesef günümüzde çok kötü durumlarla karşı karşıyayız.Ama gün gelir devran döner ınşallah topragın çocuklarını yaşatır atatürk çocukları
 Ülker İnan
 17 Nisan 2021 Cumartesi 01:07
Kaleminine sağlık arkadaşım. Filmi izlemedim, listeye aldım. Umut olsun bana??
 Benian Çetintaş
 16 Nisan 2021 Cuma 19:11
Eğitim-öğretimimizde yapılan, bir yılı diğer yılı tutmayan sistem değişiklikleri yerine; yeniden doğmuş bir vatanın çocuklarını eğitip, geliştirip, ülkesini yücelten bu sistemden niçin yeniden faydalanılmaz, aklım almıyor... Umudumuz tükenmesin, belki bir gün... Umut hep var???? Kalemine sağlık??
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2021 Son Kale İzmir